|

(Geleneksel Tiyatro Anlayışı Çerçevesinde Evcil Bir Dram)
Birinci Perde
(Anlatıcı-Hikmet Efendi-Zühal-Canan Hanım-Fatma Hanım-Zeynep- Ali Bey-Kerim)
(Perde açılır. Sahnenin yalnızca bir köÅŸesi aydınlıktır. Anlatıcı bu köÅŸeye gelir. Bu köÅŸede duran sandalyeye oturmadan önce seyirciyi fark eder, seyirciye selam verdikten sonra söze baÅŸlar.)
Anlatıcı: -Merhabalar efendim, hayırlı vakitler. ( Tebessüm eder.) -İyiyim sabolun. YaÅŸlılık iÅŸte… Sizler de iyisiniz inÅŸallah? -İyi iyi… Bugün ne anlatacağımı merak ediyorsunuz deÄŸil mi? Geçen seferkini beÄŸenmiÅŸtiniz yanılmıyorsam? -Duyamadım… Ha, iyi iyi… Madem merak ediyorsunuz söyleyeyim. Bugünkü hikâyemiz biraz hüzünlü… Bedbaht bir adamın hazin sonu… Âleme ibret bir aile faciası… Åžimdi kapatın gözlerinizi, gözlerinizi açtığınız vakit onları göreceksiniz karşınızda. -Kapattınız mı? (Sahnenin karanlık olan bölümü aydınlanır.) Açın ÅŸimdi gözlerinizi. Görüyorsunuz ya onları. (Eliyle sahnenin diÄŸer tarafında bulunan Hikmet Efendi’yi ve ailesini gösterir.) Evet, iÅŸte onlar. Åžu masa başında oturan adam Hikmet Efendi’dir, diÄŸerleri de Çalışkan ailesinin fertleri… -BaÅŸlayayım mı artık hikâyemize?
(Hikmet Efendi; ayağında yırtık terlikleri, üzerinde yamalı pijaması, başında takkesiyle masa başında oturmakta ve önündeki defterde aylık muhasebesini yapmaktadır. Derin düÅŸüncelere dalmış bir vaziyettedir. Hesapların karışıklığından, alacak vereceklerin durumundan dolayı bunalmış ve yüzü gayet asık bir hâl almıştır. Fatma Hanım radyo dinlemekte, Zuhal canı sıkılmış bir hâlde elindeki moda dergisinin resimli sayfalarına göz gezdirmektedir. Canan Hanım, elinde örgüsüyle uÄŸraÅŸmakta ve bir yandan da radyodaki haberlere kulak kabartmaktadır. Zeynep ise babasının yanına oturmuÅŸ onu izlemekte ve babasının arada bir sorduÄŸu küçük hesap gerektiren sorulara cevap vermektedir.)
Anlatıcı: Ellili yaÅŸlarını geçtiÄŸi hâlde durmadan dinlenmeden çalışan ve artık bir nebze olsun huzur arayan Hikmet Efendi, emekli olduktan sonra da rahat yüzü görememiÅŸ ve geçim sıkıntısı onun da belini bükmüÅŸtür. Kırk yıllık devlet hizmetinden sonra aldığı emekli ikramiyesiyle küçük bir mahalle bakkalı açan Hikmet Efendi, bir taraftan da bazı mahalle esnafının muhasebesini tutmaktadır.
Hikmet Efendi’nin ailesine gelince… Rahmetli eÅŸinin yadigârı kayınvalidesi, bir oÄŸlu ve bir kızının haricinde kendinden epeyce yaÅŸ küçük olan bir karısı ve bir de baldızı vardır. İyi kötü geçinip gitmektedir. Ama bu devirde de geçinmek kolay deÄŸildir. Hikmet Efendi’nin zamanı gerek masa başında hesap kitap iÅŸleriyle gerekse dükkânda çalışmakla geçer. BoÄŸazından haram lokma geçmeyen, vatandaÅŸa hizmette de kusur etmeyen ve ailesi için çalışıp didinen Hikmet Efendi, maalesef bu dünyada hak ettiÄŸi huzuru bulmayacaktır. Buyrun seyredelim…
(Anlatıcı eliyle ailenin olduÄŸu tarafı gösterir.)
Zuhal: Kolay gelsin enişte beyciğim. Nasıl gidiyor hesap kitap işleri?
Hikmet Efendi: İyi diyelim iyi olsun, Zuhal.
Zuhal: Pek iyi gibi durmuyor eniÅŸte, düÅŸüncelisin gene.
Canan Hanım: Tabi düÅŸünür... O böyle yufka yürekliliÄŸe devam ederse daha çok düÅŸünür...
Hikmet Efendi: Öyle deme hanım. Zorda kalmış insanları daha da zora sokmak, üç kuruÅŸ için yakalarına yapışmak yakışır mı bize?
Canan Hanım: Verme efendim veresiye sen de o zaman. Biraz da aileni düÅŸün. Ya da otur öyle sabaha kadar masanın başında, hesapla dur!..
Hikmet Efendi: Åžükret hanım, neyimiz eksik. Başımızı sokacak bir evimiz var. Åžükür, saÄŸlımız yerinde, karnımızda tok...
Canan Hanım: Benim de böyle laflara karnım tok! Hep aynı terane, evlendiÄŸimizden beri rahat mı gördü yüzüm?
Hikmet Efendi: Öyle deme hanım, ben sizin için çalışıyorum.
Zühal: Aaa… Haksızlık etme eniÅŸteme ablacığım... Ne yapıyorsa bizim için. Öyle deÄŸil mi ama?..
Canan Hanım: Aman ne yaparsanız yapın!..
(Zuhal, Hikmet Efendi’ye döner.)
Zühal: EniÅŸteciÄŸim, bir ÅŸey istirham edebilir miyim?
Hikmet Efendi: Söyle bakalım baldız, ne isteyeceksin gene…
Zühal: Geçen gün geziyordum vitrinleri…
Hikmet Efendi: E, sonra...
Zühal: Bir elbise gördüm ki nasıl beÄŸendim nasıl, anlatamam...
Hikmet Efendi: Yani…
Zühal: Yani anlayacağın eniÅŸte, ben o elbiseyi almak istiyorum. Yani para lazım.
Hikmet Efendi: Baldız, bu isteÄŸini biraz ertelesek olmaz mı? Hem bak, daha geçen ay almadık mı yeni bir elbise.
Zühal: Olmaz eniÅŸte, bu hafta sonu bir partiye davetliyiz arkadaÅŸlarla, ben de diÄŸerleri gibi güzel giyinmek istiyorum.
Hikmet Efendi: Zuhal lütfen ama zorda bırakma beni. Söz bir dahaki ay yeni bir elbise. Bu hafta geçen aldığımızı giy olmaz mı? Sen bari anlayış göster Zuhal.
Zühal: Üf be ne yaparsan yap, ablam haklı; bir rahat yüzü göremeyeceÄŸiz bu evde. Sünepe kızınla otur orada!..
(Fatma Hanım araya girer.)
Fatma Hanım: Ama ayıp deÄŸil mi evladım. Kimin için uÄŸraşıyor eniÅŸten? Yazık ama ÅŸu adamcağıza da acıyın biraz, gece gündüz çalışıyor.
Canan Hanım: Pardon ama bu sizi hiç ilgilendirmez Fatma Hanım. GördüÄŸünüz gibi sorun bizim aramızda.
Hikmet Efendi: Lafını bil kadın, nasıl konuÅŸuyorsun annemle… Düzgün konuÅŸ.
Canan Hanım: AnnesiymiÅŸ, ne annesi be. Açtırma aÄŸzımı benim! Ben neyinim ha? EÅŸin deÄŸil miyim, bir kez de benim tarafımda olsan ne olur sanki?
Hikmet Efendi: BaÅŸlama gene gözünü seveyim. Ben biraz huzur istiyorum. Yeter ama ya…
(Fatma Hanım’a döner.)
Hikmet Efendi: Kusuruna bakma sen de anneciÄŸim?
Fatma Hanım: EstaÄŸfurullah oÄŸlum, ne kusuru. Olur öyle...
Hikmet Efendi: Canan Hanım, izin verirseniz ÅŸimdi hesabıma geri döneyim.
Canan Hanım: (Zühal’e seslenir.) Allah’ını seversen, bir bak ÅŸuna kız. Almış kâğıdı kalemi eline, gözlüklerini de takmış; gören mühim bir iÅŸ yapıyor zanneder. Sümsük kızı da yanında...
Hikmet Efendi: Kırmayayım kalbini... Kızımdan ne istiyorsun benden ne istiyorsun? Birleştiniz yine...
Canan Hanım: O kadar kiÅŸinin hesabını yapıyorsun, utanmasan üstüne para vereceksin. Aldığın para hiçbir ÅŸey, o kadar sene boÅŸa mı okudun, boÅŸa mı memurluk yaptın, biraz aileni düÅŸün artık. Sen de ye... Sen de sömür. Biz de rahat yaÅŸayalım, gün görelim. Biz de lüks lokantalara gidelim, güzel bir arabamız olsun. Benim de çeÅŸit çeÅŸit elbiselerim, takılarım olsun. Åžöyle, güzel yüzüklerim olsun. Ne olur sanki? El âlemin kadınları yanında mahcup geziyorum, ele güne çıkamıyorum vallahi! Ama nerde...
( Hikmet Efendi ters ters bakar.)
Hikmet Efendi: Tanımadın mı daha beni. Tanıyamadıysan aha kapı orada… Bana bir daha bu meseleyi açma. Ben, senin o bildiÄŸin adamlardan deÄŸilim. O bana hep övdüÄŸün Ali Bey’e de benzemem, övülecek neyi varsa Allah aÅŸkına… Ben, bunca yıl ÅŸerefim namusum için yaÅŸadım. Size bir gün laf getirdim mi, hem aç bıraktım mı hiç; yahut sizi her ÅŸeyden yoksun bıraktım da zevk ü sefa mı ettim?
Canan Hanım: Tamam tamam… KonuÅŸulmaz senle iki dakika. Hep aynı hikâye… Senin bu kafa böyle kaldıkça biz de sürüneceÄŸiz. Gel kız Zuhal, bana yardım et, bir sürü ütülenecek giysi var. Bitmez ki bunların iÅŸi.
(Canan Hanım ve Zuhal odaya girerler.)
Hikmet Efendi: Tövbe yarabbi, tövbe. ( Hikmet Efendi derin bir iç geçirir.) Ah, Nemide’m ah... Åžu düÅŸtüÄŸüm hallere bak. Valide Hanım çok özlüyorum Nemide’mi biliyor musunuz?
Zeynep: Ben de anneanne. Annem olsa beni severdi. Bu kadın hiç sevmiyor beni.
Hikmet Efendi: Öyle deme kızım.
Fatma Hanım: Hiç öyle olur mu ÅŸey kızım. Sevmez olur mu, öyle düÅŸünme sen? Hem sen onu sevmezsen, sevdiÄŸini göstermezsen o da uzak durur sana.
(Sonra Hikmet Efendi’ye döner.)
Fatma Hanım: Bana bak oÄŸul, o da daha genç. Aldırma fazla, alttan al. O da hep çile çekmiÅŸ; e, haliyle de biraz sefa eylemek ister. Bazı ÅŸeyleri çok görme, gönlünü yap kadıncağızın.
Zeynep: Anneanne, bana biraz annemi anlatsana.
Fatma Hanım: Peki kızım, gel otur yanıma. İyi dinle bak.
(Fatma Hanım, anlatmaya baÅŸlar. Bu sırada anlatıcı devreye girer ve hikâyeye kaldığı yerden devam eder.)
Anlatıcı: Annesini doÄŸduktan hemen sonra, babasını ise on yaşındayken bir iÅŸ kazasında kaybeden Hikmet Efendi’nin kendisinden epeyce büyük aÄŸabeyi Marangoz Mehmet Efendi’den baÅŸka kimsesi yoktu. AÄŸabeyi de yalnız bir adamdı ve onun da kardeÅŸi Hikmet’ten baÅŸka kimsesi yoktu. KardeÅŸinin iyi bir eÄŸitim almasını ve devlet memurluÄŸuna yerleÅŸmesini arzu ediyor, bunun için çabalıyordu. Nihayet, küçük de olsa bir devlet memurluÄŸuna yerleÅŸen Hikmet Efendi’nin eli henüz ekmek tutmaya baÅŸlamıştı ki hayattaki tek dayanağı olan aÄŸabeyini de kanser illeti yüzünden kaybetti.
Bir süre yalnız yaÅŸayan Hikmet Efendi, memuriyetinin ikinci yılında helal süt emmiÅŸ, temiz bir aile kızı ile tanıştı ve sevdi onu; kız da Hikmet Efendi’yi. Evlendiler. Kızın da zavallı annesinden baÅŸka kimsesi yoktu. Mutlu bir evlilikleri vardı; hele ki evliliklerinin masum meyveleri olan ve iki yıl arayla dünyaya gelen Kerim ve Zeynep, onların yegâne mutluluk kaynakları idi. Fakat Hikmet Efendi’nin doÄŸuÅŸtan gelen kara talihi izin vermiyordu uzun bir mutluluÄŸa. Hikmet Efendi bu sefer de hayatındaki en deÄŸerli varlıklarından birini, canından öte sevdiÄŸi karısını kaybetmiÅŸti. Doktorlar bu ayrılığın sebebini zatürre olarak açıkladılar. Zaten evlendikleri zamandan itibaren küçük de olsa bazı hisler peyda olmuÅŸtu. Ne de olsa eÅŸi ile validesinin pek durumları yoktu evvelinde; zor ÅŸartlarda yaşıyorlardı ve Fatma Hanım’ın dediÄŸine göre kızı çocukken de bir defa zatürre geçirmiÅŸ ve ölümden dönmüÅŸtü. Ama yine de hiç ihtimal vermemiÅŸti hikmet Efendi böyle bir ÅŸeye. Zaten bir anda olmuÅŸtu her ÅŸey.
(Tekrar salona gelen Canan Hanım ve Zuhal bir köÅŸede konuÅŸmaktadır. Hikmet Efendi, gazetesi ile meÅŸguldür. Zeynep ile Fatma Hanım ise ayrı bir köÅŸededirler ve sohbet etmektedirler.)
Devam edecek…
|