|

“Bize bir zevk-i tahattür kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyada!”
Ahmet Haşim
İstanbul; makhûr, mahzun, mağdur ve mağlup bir şehir. Öz evlatlarının ihanetine maruz kalmış ihtiyar bir medeniyet başşehri. Tarih şuurundan mahrum şarlatanların elinde o şehr-i müzeyyen, o efsunlu güzellikler beşiği, o asil, mağrur İstanbul bir cenazeye dönmüş. Uğur Derman’ın “Bu gökdelenler İstanbul’un mezar taşlarıdır” sözü ne kadar hazin bir hakikati tazammun etmekte. Üstad Necip Fazıl’ın sık kullandığı ‘Felix Culpa’ yani mutlu cinayet tabirinin ne ifade ettiği, İstanbul’u kendi ellerimizle manevi ruhundan koparıp, revnaklı bir şehri nevzuhur bir sanayi şehrine tahvil etme çabamızda ve bu mütecaviz ve gafil tavrımızdan hiç hicap ve nedamet duymamamızda tebarüz etmiyor mu?
Maziye karşı takınılan şedit tavrın en mücerret misali İstanbul’un mimari dokusuna indirilen canice ve cahilce darbedir. Yok edilen, müzelere kaldırılan sadece mimari doku değildir. Bir hayat üslubu, bir duyuş, düşünüş ve hissediş tarzı, bir güzel anlayışı yok edildi. Müslüman Türk mahallelerinin mümeyyiz vasfı her ne idiyse işte onlar hunharca katledildi. Son kalelerimiz olarak bize mezarlıklar kaldı. Türk ve Müslüman olmanın alâmetleri, emareleri artık mezarlıklarımızda yaşıyor.
“Yeniçeri kavuğunu yana yıkmış…
Sanki bir fetih rüyası görüyormuş”
Mazimiz ya mezarlıklarda yahut müzelerde can veriyor. Geleneği kendi ellerimizle öldürüyoruz. Bu meyanda Nurettin Topçu’nun “Bir milletin kendi tarihini inkâr etmesiyle ferdin intihara karar vermesi arasında fark yoktur” hükmünü hatırlamak gerekir. Tarihin unutulması ise alınan kararın hayata geçirilmesi, yani bir ağacın köklerinden koparılarak kurumaya mahkûm edilmesi demektir.
Abdulhak Şinasi Hisar’ın edebiyat ve fikir dünyasını tanıtmaya matuf bir yazıda böyle bir girizgâh yapmak zaruriydi. Zira Hisar pek çoğumuzun teneffüs etmediği, tanımadığı bir dünyayı anlatır. Bizim biz olduğumuz zamanlara ait hatıralar ve romanlardır onun kitapları. Medeniyetimizin yaşanılan hayatın öz mayasını oluşturduğu, her detayda bize ait unsurların hâkim olduğu bir dönemi hikâye eder. Bugün var olmayan kıymet hükümlerine sahip kahramanlar vardır onun eserlerinde. Gariplikleriyle, zaaflarıyla yazdıkları geçmiş zaman insanlarıdır. Abdulhak Şinasi’nin bütün yazdıkları Turgut Uyar’ın da ifade ettiği gibi özlemini çektiği o dünyayı anlatmaya birer bahanedir. Hisar çocukluğunun geçtiği mekânları, tanıdığı insanları ve çocukluk dönemine dair hatıraları şairane ve mükemmel bir Türkçe ile anlatır. Türkçe’nin en önemli nasirlerinden olan Hisar son derece beliğ ve seyyal bir üsluba sahiptir. Kullandığı Türkçe, tasvir ve naklettiği dönemlerin zarafetine ve letafetine yakışır bir inceliktedir. Kitaplarında medeniyetimizin henüz hayatın bütününe hâkim olduğu dönemleri müthiş güzel bir Türkçe vasıtasıyla anlatması, Hisar’ın kitaplarını okurken hayranlık hislerine sermestlik halinin karışmasına sebep olmaktadır. Bir de maziye yolculuk yüksek irtifada ve hızda gerçekleşen bir keyfiyettir.
Üslupçuluğu ve Türkçe’yi kullanmadaki maharetine dair söylediklerimize Samiha Ayverdi’yi şahit gösterelim. Büyük edip ve mütefekkir manevi oğluna yazdığı bir mektupta bakın Türkçe hususunda hangi tavsiyede bulunuyor; “Saniyen, sana güzel, temiz ve musikili Türkçeden, hem zevkle okuman hem de lisanından istifade etmen için Abdulhak Şinasi Hisar’ın kitaplarından göndereceğim. Bu muharrir birinci sınıf bir yazıcıdır, kulağın bir kere bu ahengi yakalarsa yavaş yavaş onu hazm ve temsil edersin.” Abdulhak Şinasi, Boğaziçi şehrayinlerini anlatırken öyle musikili bir lisan kullanır ki, hanendeler ve sazendeler sanki kitabı okurken icralarıyla size refakat ederler. Uydurmacılığa ve tasfiyeciliğe tevessül ve hatta tenezzül etmemesinin bir neticesi olarak kullandığı kelime haznesi çok geniştir. Böylece kitaplarında büyük bir anlatım ve duygu zenginliği yakalamıştır.
Hisar, mazi ile münasebetini sadece iptidai bir duygu veya ruhun insiyakları üzerine tesis etmemiştir. Zaman mefhumu üzerine derinlikli felsefi bilgileri vardır ve bu ham bilgilerinden kendi zaman telakkisini oluşturmayı başarmıştır. Neredeyse her kitabında faniliğin ruhunda meydana getirdiği ıstırabı izhar eder. Fanilik zaman üzerine düşündürücü en tahrikkâr saiktir. Uzayın sonsuzluğu ve mesafe kavramları ile zaman dediğimiz mefhum arasındaki o sofistike bağı kurabilen yazar bu derinliği hem eserlerindeki genel ruha nakşetmiştir, hem de muhtelif yazılarına mevzu etmiştir. Zamanı bir küre veya nokta olarak kabul eden görüşü hatırlamak lazım. Zamanın muttasıl ve bölünemez olduğuna inanır Hisar da. İkbal’in bir kelamı kibarını burada dile getirelim; “Allah için zaman, bidayeti ve nihayeti olmayan bir şu andır.” Hisar’ın derin zaman mülahazalarından kısa bir iktibasla bu faslı kapatalım. “O neslin mazisi, hali ve âtisi bizim için hep birden mazi olmuştur. Kendi içimizde hala yaşadığını duyduğumuz bir zaman parçası da bizim için hala yaşadığımız bir hal demektir.”
Edebiyatımızda hatıraların insan ruhu üzerindeki tesirleri üzerine yazılmış pek çok şiir ve nesir mevcuttur. Divan şairinin “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” ifadesi darb-ı mesel kabilinden yaygın bir kullanıma mazhar olmuştur. Burada pek çok misal vermek mümkün ama söyleyeceğimizi uzatmadan diyelim ki; Türk milletinin ahde vefa duygularıyla bezenmiş müthiş bir mazi aşkı ve hatıralarla yaşama zevki vardır. ‘Ölüleriyle yaşayan millet’ bizi ifade eden en güzel deyişlerdendir. Hatıra vasfına sahip olmak münasebetiyle gönlümüzde insanlar kadar eşyaların da büyük bir yeri vardır. Hisar kitaplarında sadece insanları ete kemiğe büründürmez. Onun kitaplarında bizatihi eşyaların da bir şahsiyeti, bir sergüzeşti, bir karakteri vardır. Köşklerin yüzlerinden onların seciyeleri belli olur, yorganların renkleri ve kenar motifleri onlara birer hüviyet verir, bazen bir ayna dile gelir konuşur. Hisar eşyaların insan telakkilerine sirayet edişini ustalıkla anlatır. İnsanlarla eşyalar arasındaki münasebet ve alâka psikolojik tahliller eşliğinde sunulur. Abdulhak Şinasi Hisar’ın kitapları insana çeyiz sandığı ile demir para kasası arasında zihniyete dayalı bir mukayese yapmayı öğretir.
Hisar’ın eserlerinde vurgulanan bir husus da o dönemin insanlarının pek fazla kitabi bilgiye sahip olmadıkları, bunun yanında tabiatı temaşa etmenin verdiği bir ruh zenginliğine ve olgunluğuna sahip bulunmalarıdır. O dönemin kadınları belki ümmidir ama kendilerine hürmet edilen ve sözlerine itibar gösterilen kimselerdir. Bazı şeyler bir doktrin şeklini almamıştır henüz. Şöyle ki “Boğaziçi’nde hayat o kadar milli ve hususi bir nizamdı ki, bu milli medeniyet içinde yaşayanlar, milliyetçiliğin ne olduğunu ve esbabı mucibesinin neler bulunduğunu bilmezler de, bütün bu nizamları ve ananeleri, yüzlerce seneden beri, Boğaziçi’nin taşıdığı sular gibi, Boğaziçi’ndeki mutlu günler ve gecelerin tabi nimetleri telakki ederlerdi.” O dönemde hayat ile fikir, din ile hayat gibi ayrılıkların bulunmadığını bir de şu şekilde ifade etmiştir: “Denilebilir ki manevi âlemin maddi âlemi bastırdığı o zamanlarda, daha maddiyatçılık dinin yerini kısmen olsun almadan evvel, yaşanan hayatın öz mayası imandı. Ve İslamiyet yahut din çokları için bir umde olmaktan ziyade bir iklimdi.”
Hisar’ın, Fahim Bey ve Biz, Çamlıcada’ki Eniştemiz ve Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği adlı kitaplarındaki kahramanlar zaman zaman karikatürize edilmişlerdir. Hoş nüktelerin keyfine varırken aynı anda nesiller arasında meydana gelen zihniyet farklılığını görürüz. Bundan Hisar da muzdarip olmalı ki, sarih ifadelerle kitaplarında anlatımın arasına girerek nesiller arası kopuşu dile getirir. Şark insanının hususiyetleri, heyecanları ve zevkleri ile müşerref olmanın tatlı heyecanı okurun kitaplardan alacağı bir diğer güzelliktir.
Hisar’ın fanilikten duyduğu acının ve bu gerilimin belki de kendisini sürüklediği ademe gitme korkusunun ilacı sanattır. Sanat, Hisar için ebediyeti arzulayan ruhun fani dünyadaki tesellisidir. Bu düşüncesini Üsküdarlı arif ressam Ali Rıza Bey’in tabloları karşısında yaşadığı duygu yoğunluğunu anlattığı bir yazısında şöyle ifade ediyor: “Zengin olmak ve kendime Ali Rıza Bey’in en sevdiğim resimlerinden -bunların hangileri olduğunu bir hayli zahmet ve müşkülat ile şimdiden tesbit ettim- bir koleksiyon tertip edebilmek isterdim. Fani bir ömür, hatıralarına böyle nisbi bir ebediyet veren san’atın refakatinden ve zevkinden daha ince ve hisli başka nasıl bir teselli bekleyebilir ve arayabilir?”
Abdulhak Şinasi Hisar’ın fikir dünyasına dair izahlara geçelim. Ahmet Kabaklı Hoca’nın ifadesiyle A. Şinasi’nin sosyal görüşleri ‘milliyetçilik’ kelimesiyle özetlenebilir. Hisar’ın geçmişi yâd etmedeki ısrarı şahsi bir özlemden ziyade milli değerlerin muhafazasına yöneliktir. “Milliyetçilik muarızları en evvel milli maziyi unutturmak isterler. Bir millete yapılabilecek sinsi ve en şeytani hücum onun vicdanından mazisini almak, hafızasında mazisini yok etmektir.” Bu mazmunda ‘millet hafızadır’ fehvasını hatırlamak gerekir. Bir de o dönemde yaşanılan sosyal değişimin hızı ve şehircilikte yaşanılan ‘üslub şuursuzluğu’ hesaba katılırsa, bu hadiselerin milliyetçi bir yazarın -onun tabiriyle- rikkatine dokunması muhakkaktır. Hisar duygularını şöyle ifade ediyordu: “Muhayyel bir âti namına geçmişte milli ve güzel ne varsa hepsinin tahrip ve tezyif edildiğini gördük. Ben de, bildiğim bir zamanı ve içindekileri oldukları gibi hatırlamak ve övmek istedim.” Dıranas’ın müşterek hissiyatla kaleme aldığı bir dörtlükle devam edelim:
“Her şey değişiyor, kalbimiz bile,
Ama yüzyıllarla besli bir şehir
İnsan yaşamından daha da hızla
Hisar’ın İstanbul’u, bugün sadece mezarlıklarda görebildiğimiz medeniyetimizin pek çok unsurunu ihata eder. Tabiatla ahenk içinde devam eden gündelik hayat, beşeri münasebetlerdeki nezaket ve deruni sezişe muhatap zevklerle donanmış leyli zamanlar… Büyük edibin maziye dair söylediklerini naklederek yazımıza son verelim: “Mazi ihtiyarlayıp bunamayı, bozulup heba olmayı bilmez. Mazide gül solmayı, mehtap azalıp bitmeyi bilmez!”
|