|

Şiiri anlamak isteyen,
Şiirin vatanına gitsin;
Şairi anlamak isteyen,
Şairin vatanına gitsin diyor Goethe. Aynı kanaatle kendimin devşirdiği parçaları sunarken bu kitabı anlamak isteyenlerin Senail Özkan'ın kitabını okumalarını tavsiye ediyorum.İşte bu kitaptan bazı pasajlar:
Şair İle peygamber Arasındaki Fark
Molla Cami, Mevlana için “men çi guyem vasf-ı an alicenap,/ Nist Peygamber veli dared kitap” (Peygamber değildi lakin kitabı vardı) der. Bu manada İkbal, Peygamber değildir, ama peygamberane bir şairdir. Peygamberane bir şairle peygamber arasında ki farkı Goethe, Divan’ın Notlar ve Tebrikler bölümünde şöyle izah eder:
“Peygamberin bizzat kendisinin de ısrarla iddia ettiği üzere o, şair değil Peygamberdir ve onun Kuran’ı tedrise yahut zevke hizmet eden beşeri bir kitap değil, ilahi bir kanundur. Poet(şair) ile peygamber arasındaki farkı daha yakından ifade etmek istersek, şunu söyleyebiliriz: Her ikisi de Allah tarafından rikkate getirilmiş ve coşturulmuştur, fakat poet kendine bahşedilen kabiliyeti, haz yaratmak ve bu yarattığı hazla şöhret elde etmek ister, istidadını zevk içinde saçıp savurur. O bütün maksatları ihmal eder; onun aradığı çeşitliliktir; görüşlerinde ve tasvirlerinde sonsuzluktur, sonsuz görünmektedir. Peygamber ise buna karşılık sadece bir hedef gözetir; bu hedefe ulaşmak için en basit vasıtayı kullanır. O yegâne bir nazariyeyi tebliğ etmek ister ve onunla bu standart etrafında halkları toplamayı hedefler. Bunun için gerekli olan sadece dünyanın inanmasıdır; yani peygamber yeknesak olmak ve öyle kalmak mecburiyetindedir, zira çeşitliliğe (mannigfaltig) insanlar inanmazlar, onu yalnız idrak ederler, tanırlar.”
Bu konuda İkbal de aynen Goethe gibi düşünmektedir. İkbal, 1910 yılında Stray Reflections’da Hz. Peygamberi ima ederek şöyle der:
“Bu dünyanın gürültüsünde duyulmak istiyorsan, o zaman bırak da ruhuna bir tek fikir hakim olsun. Adam bir tek fikirle siyasal ve sosyal ihtilaller yapar, krallıklar kurar ve dünyaya kanunlar koyar.” (sf 117-118)
******************************
Faaliyeti tefekkürlerinin zirvesine oturtan faustian filozof, düşünür, sanatkar, büyük bestekar, ilim adamı ve işçilerin, bizimde bugün üyelerinden biri olmak için can attığımız modern Avrupa’nın doğuşunda muazzam bir yerleri yok mudur? Sanat, felsefe, tefekkür elhasıl medeniyet bir zihniyet meselesidir. Zihniyetse asırların hülasasıdır, çağların yankısıdır. Bu bağlamda Ahmet Haşim meseleyi derinden hissetmekte ve demektedir ki:
“Ne yazık ki vücudun çökmesi zekanın olgunluk zamanına tesadüf eder... Zeka –nar,ayva ve portakal gibi- geç renk ve koku kazanan bir sonbahar mahsulüdür. En az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. Dünyayı idare eden, ilim, fen, sanat ve edebiyat cereyanlarını idare eden , şakakları beyazlanmış kafalardır.” Sf 99
|